Excerpt from Haritada Kaybolmak
Aileleriyle birlikte uzun süredir yaşadıkları sessiz ve sıkıcı kasabadan büyük kente taşınan Alt Kardeşler Chris ve Francis'in yaşamı, sinemadan dönerken yağmura yakalandıkları bir akşam hiç ummadıkları biçimde değişir. Daha doğrusu, bir karabasana dönüşür. Yağmurdan kaçmak için sığındıkları, tuhaf nesnelerle dolu dükkânda, izinsiz atıştırdıkları "leziz" şekerler çocukları hızla yaşlandırmaya başlar. Tek kurtuluş yolları, eski bir dünya haritasında beliriveren bilmeceleri çözmektir. Başlangıçta, kolay görünse de, peşlerine bir de hırslı muhabir Wrangler takılınca, hem ondan kaçmak, hem de yaşlanmanın ağırlaşan koşullarıyla baş etmek haritanın gizini çözmelerini nerdeyse olanaksızlaştırır...
İkinci büyük okyanus bir zamanlar yaşadı kötü bir furya.
Ve karnından lavlar yükseldi çıkıncaya kadar temiz havaya.
Lavlar bir ada yarattı daha önce yalnızca suyun olduğu ummanda.
Ve işte duruyor orda -ta kuzeyde, Norveç Denizi'nin yanı başında.
Bu ülkede yaşayanlar ayaklarının altında bir sıcaklık duyar,
çünkü yeraltındaki termal kaynaklar hep fıkır fıkır ısı yayar.
Burdan batıya doğru denize açıldı çok eskiden Kuzeyliler
ve Kuzey Amerika'ya kadar ulaştı çetin ceviz Vikingler.
Bu büyüleyici adanın adını bulmak şimdiki görevin.
Bir ipucu daha: Adı çözmen için iz sürmelisin.
Önlerindeki haritaya gözlerini diken Chris, "Bu bilmecenin büyüleyici bir yanı yok," dedi. "Bunun gibi on tanesini çözmemiz gerekiyor, öyle mi?"
"Teker teker, Chris," diye yanıtladı Francis, ağabeyinin tavrından bıkmış bir halde. "Toparlan artık," diye sertçe ekleyip, haritayı rulo yaptı ve genelde spor malzemesini koyduğu çantaya yerleştirdi. "Ağlaşmak bizi gençleştirmez. Kitaplara başvurmalıyız."
Chris kaşlarını çattı, ama tartışmadı. Birkaç dakika sonra iki kardeş semt kütüphanesinin yolunu tutmuşlardı. Bu sefer babalarının eski ayakkabılarını giydiklerinden üç gündür ilk defa ayakları acımıyordu. Güneş parlıyor, Mandeville sokakları arı kovanı gibi kaynıyordu. Yük kamyonetleri ve dondurma arabaları, posta ve okul servisleri, yol onarım ekipleri ve dükkân sahipleri - Hepsi zamanla yarışıyor ve bir güne olabildiğince çok şey sığdırmaya çalışıyor gibiydiler. Oysa, bir bilselerdi...
Fare yakalamış kedi gibi şişinen Francis,
ansiklopediyi masaya bıraktı ve Chris'in de artık bir itirazı olmadığından, parmağını harita rulosundaki İzlanda'nın göbeğine bastırdı hemen.
Adanın baştan aşağı renk değiştirip, sanki alttan aydınlatılmışçasına ışıldamaya başladığını görünce,
oğlanların zafer sarhoşluğu tam bir şaşkınlığa dönüştü.
Şimdi İzlanda üçboyutlu görünüyordu: Ortasında beyaz buzullar, kıyılarında birkaç kent ve çevresinde dalgalanan
Atlas Okyanusu'nun kuzey suları. Ancak, haritanın geri
kalanı eskisi kadar düz ve hareketsizdi.
"Vay canına!" diye fısıldadı bu dönüşümden büyülenen
Francis. "Ne harita ama!.. Şuraya bak! İşte, başkent
Reykjavik... Caddelerdeki insanları ve arabaları
görebiliyorum!
Bu gerçekten inanılmaz. Baksana, Chris!"
Chris kardeşinin işaret ettiği yere baktı. Olanaksız bir
manzaraydı karşısındaki. İzlanda, hem uzaydan bir
kamerayla çekilmişçesine tek bir bütündü, hem de
alçalmakta olan bir uçaktan bakılıyormuşçasına en ufak ayrıntıları bile görülebiliyordu. Gözlerini, parlak renkli çatıları, limana uzanan dümdüz caddeleri ve orta yerdeki gölüyle temiz ve küçük bir kent görünümündeki Reykjavik'ten alamayan iki kardeş, orada öylece oturup kaldılar.
Birden elini alnına vuran Chris, başını canlı haritadan kaldırdı. "İz-landa -'İz sürmelisin'!" diye bağırdı. "Anladın mı? Bilmecenin son satırı. Bu ipucunu daha başında değerlendirebilirdik."
Ancak, Francis başka şeyle meşgul görünüyordu. "Bir sonraki bilmece nerde?" Televizyonun arkasında küçük insanlar mı var diye bakan küçük bir çocuk gibi, harita rulosunu merakla evirip çevirmekteydi. Ne var ki, arka yüzü bir kâse süt kadar beyazdı. Francis haritayı tekrar masaya yaydı, gözlerini dikip, her an yeni metnin belirmesini beklemeye başladı.
Hâlâ Atlas Okyanusu'nun güneyinde dalgalanmakta olan ilk mesajı işaret eden Chris, "Talimatlara baksana," dedi. "Bilmece zamanını harita belirliyor. Yani, beklemek zorundayız."
"İki aylık ömrüm kaldıysa, beklemek hoşuma gitmiyor," diye homurdanarak arkasına yaslandı Francis.
Konuşmaları; o sırada masalarına gelip, uykulu bir gülümsemeyle Chris'e, "Kütüphane şimdi kapanıyor, beyefendi. Çıkmadan kitapları masanın üstünde bırakın, lütfen," diyen kütüphaneci tarafından bölündü.
Kapıdan çıkarlarken, "Sana nasıl hitap ettiğini duydun mu, beyefendi?" diye fısıldadı Francis ağabeyine. Bundan hiç hoşlanmışa benzemeyen Chris, elinden geldiğince "beyefendi" gibi görünmemeye çalıştı.
Oğlanlar eve varıp salona girdiklerinde, onları beklemekte olan anne ve babaları sinirli bir şekilde duvardaki saate göz attılar.
"Anne, baba," dedi Francis, boru gibi bir sesle, "kütüphanedeydik."
Çeviren: Mine Kazmaoğlu - 198 sayfa, 2. hamur, ISBN: 9756227265; Boyut: 12x18cm; Baskı Tarihi: Mayıs 2006
Özgün Dili: İngilizce; Özgün Adı: Old Scroll